13 Nisan 2017 Perşembe

TARİH KOKAN PRAG


Keşke okul yıllarımda bu kadar geziyor olsaydım, belki de o zaman tarih derslerini severdim! 

Şimdi, "Neden böyle bir giriş yaptım" diye merak ediyor olabilirsiniz, etmeye devam edin zira fazla merak iyi değildir; diyebilirdim ama demeyeceğim! Arrrgggghhhhh! Siz en iyisi benim kusuruma bakmayın, çünkü şu anda belim tutuk, dolayısıyla espri anlayışım da aynı belim gibi... 

Hah, ne diyorduk?! Tarih derslerini sevmek ya da sevmemek... Sevmiyordum, hem de hiç! Bir insan kendi tarihini bilmeli falan filan, tamam bunları geçelim! Elbette ki, önemli tarihleri, dönüm noktalarını bilmek önemli ama bütün her şeyi, her tarihi ezbere bilmek... Bu biraz fazla değil mi ya? En azından tarih hocası olmayacaksam bence fazla, hadi ama doğumgünlerini bile tutamıyorum ben aklımda, sayısal zeka yok, rakamlarla aram iyi değil! O yüzdendir duygularla hareket edişlerim... Sözelciyim ben, sanat insanıyım, duyguların kraliçesiyim, aşk kadınıyım... Öhö öhö konudan saptım galiba yine! 

Neyse, ne demiştim ben? Ah, tarih derslerini sevmek... Yani, sevemedim, n'aaaapiim! Kitap olsun, film olsun; hiç bir zaman ilk tercihim olmadı tarih kısmı. Bazen hangi yılda olduğumuzu bile şaşırıyorum ben. Günlerimi tarihe göre değil, o gün neler yaptığıma ve havanın nasıl olduğuna göre geçiriyorum. Arabamı otoparka bıraktığımda "N-bilmem kaç" numarasına parkettiğime değil, ne kadar sağ, ne kadar sol, ne kadar düz yürüdüğüme göre buluyorum. Anlayın işte, rakamlarla aram iyi değil! Teknikte belki beni alt edersiniz, kabul, ama görsel hafızada sizi yerim! 

Sadede gelirsek... "Oh be" mi dediniz siz? 

Peki... Eğer ki okul yıllarımda bu kadar geziyor olsaydım, tarih derslerini belki severdim; çünkü o zaman o tarihleri görselle birleştirmiş olacaktım! O yüzdendir şimdi gittiğim her şehrin tarihini ayrı ayrı okuyuşlarım... Bakalım, ben tarih hocası olsaymışım, nasıl olurmuş? Hadi başlayalım!

Prag'a verilmiş isimlerden en çok "Altın Şehir"i sevdim ben, çünkü 2.Dünya Savaşı'ndan fazla zarar görmemesi ve tarihi yapısını korumasıyla en çok bu adı hakediyor bence. 9.yy'da Vltava nehrinin etrafına yerleşim alanları kurulmasıyla ortaya çıkan "Old Town" meydanı Prag'ın en meşhur yeri ve adres tarifleri de genellikle buraya göre yapılıyor. MS 1100 yıllarında bu meydanda her Cumartesi günü pazar kurulur ve ayrıca büyük ordu toplantıları da yine bu meydanda gerçekleşirmiş.Tarihi olarak büyük önem taşıyan meydan, taç giydirme törenleri ve idamların da başrolündeymiş aynı zamanda. 

Meydanın ortasında bulunan anıt, zamanının düşünce biçimine karşı çıkan ve buna göre vaazler veren Papaz Jan Hus'a ait. Herkesin kendi dilinde ibadet etmesi anlayışını benimseyen Jan Hus'un öğretilerini duyan Prag başpiskoposu, papazın tüm yetkilerini elinden almasına rağmen, o papalık vaazlarini sürdürmüş ve zamanın Bohemya halkının önemli bir kesimini de kendi safına çekmiş. O yüzden 1410 yılında kilise tarafından aforoz edildiğinde halkın protestolarından dolayı, kralın koruması altında 1 yıl daha Prag'da vaazlerini sürdürebilmiş. O sıralarda İngiltere-Roma-Fransa üçgeninde yaşanan hristiyanlık papa seçimi karmaşası ise Jan Hus'un milliyetçi görüşleriyle karşı karşıya gelince çok daha fazla sempati kazanmış ve halkın gözünde milli kahraman olmuş. Bu karmaşanın sona ermesi için Roma İmparatoru, Jan Hus'a yaptıklarının yanlış olduğunu kabul etmesini ister ancak Jan Hus bunu kabul etmez. Bu yüzden de 6 Temmuz 1945'te kitaplarıyla birlikte Prag Old Town meydanında yakılma cezası verilir. Jan Hus'un yakılması ardından Çek halkı ayaklanır ve 15 sene sürecek Hussit Savaşları başlar. (Bu savaşlar bir sonraki dersimizin konusu)




Ve işte Old Town meydanının en güzel yapılarından biri olan Tyn Kilisesi! 11.yy'da yabancı tüccarlar için yapılan Romanesk kilisesinin yerine geçen Tyn kilisesinin yapımına 14.yy'da başlanmış, 15.yy'da ise kule, çardak ve çatı hariç bütün detayları bitirilmiş. Gotik mimarisine harika bir örnek olan kilise, gördüğü hasarlar ve minik değişikliklerle günümüze kadar korunmayı başarmış. Bu yüzdendir ki, 1992 yılında Old Town meydanı UNESCO'nun "Dünya Mirasları" listesine girmiştir. 










Biraz da reklamlar... Biliyorsunuz ki, bir şehrin en meşhur yeri olmak, turistik olarak da en fazla şeyi barındırmayı gerektirir. Dolayısıyla bu meydanda da, turistlere yönelik bir çok şeyi göreceksiniz. Çok az şehirde karşılaştığım bu cansız heykel gibi gözüken arkadaşlarımız, bence Prag'ın önemli sembollerinden... (Sembol ama!) Bol bol ıslık çalarak yanına çağıran yalancı heykelle el kol dalaşımız, benim onun kafasına değmemle son bulmuştur :) 











Peki Prag denilince akla ilk ne gelir? Tabi ki dünyanın en eski 3.saati olma özelliğini taşıyan astronomik saat kulesi! 1410 yılında çalışmaya başlayan saat, hala daha Prag'lıların zamanı takip ettiği yer. Saat mekanizması 3 ana öğeden oluşmakta; Güneş'in ve Ay'ın konumunu temsil eden astronomik kadran; Elçilerin figürleri ve diğer hareketli heykellerin saatlik gösterimi olan "Havarilerin Yürüyüşü"; Ayları temsil eden bir takvim kadranı. Şehir efsanesine göre; eğer saatin bakımı ihmal edilirse şehir acı çekmeye başlayacakmış ve eğer tehlikeli bir operasyon söz konusu ise, saatteki hayalet başını sallayarak bu tehlikeyi haber verecekmiş. Ve bu efsaneye göre tek umut ise, Yılbaşı gecesi doğacak olan bir erkek çocuğuymuş. 







Astronomik kadran; zodyak halkası, dışa dönen halka, Güneş'i ve Ay'ı temsil eden bir simgeden oluşuyor. Saatin ortasındaki mavi daire Dünya'yı temsil ediyor ve Güneş'i temsil eden simge, gündüzleri arka planın mavi kısmında, şafak vakti ve akşamüstü kırmızı kısmında, geceleri ise siyah kısmında yer alıyor. Dış çemberdeki Roma rakamları, 24 saatlik günün zamanıymış. İç dairedeki burçları simgeleyen işaretler ise saatin ters yönünde ilerliyor. Benim üstteki fotoğrafımda Güneş, Kova burcundan Balık burcuna geçişi gösteriyor. Dış halkadaki rakamlar ise Eski Çek Zamanı'nı, 24 ayı ve kışın 16.00'dan yaz ayına 20.16'ya kadar değişen gün batımını gösteriyormuş. Saatin 2 yanında bulunan 4 figür, her saat başı harekete geçiyor ve hor görülen 4 şeyi temsil ediyorlar. Fotoğrafa göre soldan sağa; ilk figür, elinde aynayla kendine olan aşırı hayranlığı, ikinci figür, altın bir çantayla açgözlülüğü, her saat başı vuruş yaparak "Ölüm"ü simgeleyen iskelet ve şehveti temsil eden figür... Her saat başı iskeletin çana vurmasıyla bütün figürler kafasını sallamaya başlıyor ve gitmeye hazır olduklarını gösteriyorlar. Saatin en kalabalık olduğu zamanlar ise, tahmin edersiniz ki bu gösterinin olduğu her saat başı! O yüzden cüzdanlara dikkat ;)




Sıradaki durağımız, Prag'ın en kalabalık bir diğer noktası olan Karl Köprüsü. 1357 yılında inşasına başlanıp, 1402 yılında bitirilen köprü, yapıldığı zamanda Vltava nehrinin üstünde bulunan tek köprü olma özelliğini taşıyor. 1841 yılına kadar eski şehri Prag kalesine bağlayan en önemli köprüymüş. 30 kadar heykeli üzerinde barındıran köprü, 621 m uzunluğunda ve 10 m genişliğinde... Heykellerin çoğu 1683-1714 yılları arasında inşa edilmiş. Zamanın saygı duyulan azizlerini temsil eden heykellerin, 1965 yılından itibaren kopyalarıyla değiştirilip, asıl heykellerin "Prag National Museum"a gönderildiği belirtilmiş. Köprünün üstünde bol bol ressam, fotoğraf çeken turist ve dilenci görmeniz mümkün. 








İnşası 870 yılında ilk duvarlı binası olan Meryem Ana Kilisesi ile başlayan o meşhur Prag Kalesi, Guiness Rekorlar Kitabı'na göre dünyanın en büyük antik kalesiymiş. 70.000 metrekarelik bir alanı kaplamakla birlikte 570 m uzunluğunda ve 130 m genişliğinde. Pek çok tarihi olaya tanıklık eden kalenin içinde şimdilerde, galeri ve sergiler, oyuncak müzesi ve koleksiyonlar yer almakta. Ayrıca yazın gerçekleştirilen "Shakespeare Fesitvali" de, Burgrave Sarayı'nın avlusunda gerçekleşiyormuş. Ne tatlı! Demek ki bir dahakine o festival zamanı gidilecek!



      REKLAMLAR!!!!
Karl Köprüsü'nden yürüyüp karşıya geçtiğimizde köprü altındaki kuğulara misafirliğe gitmeden yolumuza devam etmiyoruz; elimizde ekmeklerle biraz da karınlarını doyurarak pek tabi... :)







Sıradaki bölümü John Lennon'un Imagine şarkısını fonda çalarken okursanız belki eşlik de edebilirsiniz...


Cennet yokmuş, hayal et
Eğer denersen kolay
Cehennem falan yok
Sadece gökyüzü ve ay
Herkes "an"da yaşıyor
Sadece hayal et... A-haaaa...
Ülkeler yokmuş, bir düşün
Bu o kadar da zor değil
Ölmek ya da öldürmek yok
Din ise lafta değil
Herkes mutlu ve mesut
Sadece hayal et...A-haaaa...
Hayalperest demeyin bana
Çünkü yalnız değilim
Hadi sen de katılsana
Tüm dünya bir olalım
Mal,mülk yokmuş düşünsene
Merak ettim, olmaz mı
Açgözlülük olmasa
Herkes kardeş kalmaz mı
Tüm dünyayı paylaştığını
Sadece hayal et...A-haaaa...



Ne kadar da dans eden bir ev :) Görünüşüne bakıp sigorta şirketine ait bir yapı olmasına şaşırmalı yani. İnsan bir kültür merkezi falan olmasını bekliyor -ki Çek Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı da aynen bu şekilde düşünmüş mimariyi gördüğünde... Dans eden iki partneri sembolize eden bu binaların bir diğer adı da; "Tap Dance"nin kral ve kraliçesi Fred Astaire ve Ginger Rogers'den gelen "Fred and Ginger" imiş. Açıkçası ben bu takma isimlerini çok sevdim çünkü tap dance sevmeyen bizden değildir! :)







Evet, burada tarih dersimizin bize ayrılan süresi sona ermiştir. Umarım keyif almışsınızdır, dersime katılım gösterdiğiniz için teşekkür ederim! 


"Beş yaşımdayken annem bana hayatın anahtarının mutluluk olduğunu söyledi. Okula gittiğimde büyünce ne olmak istediğimi sordular. 'Mutlu Olmak' istediğimi yazdım. Bana ödevi anlamadığımı söylediler, ben de onlara hayatı anlamadıklarını söyledim."
*John Lennon




2 Mart 2017 Perşembe

VİYANA'DA NE YAPILIR?


1-AZİZ STEFAN KATEDRALİ'NDE MUM YAK MESELA

Viyana'nın kalbinde yer alan katedral, şehrin en önemli simgesidir. I. Viyana Kuşatması'nda katedralin çan kulesi, Osmanlı akıncılarını gözlemek amacıyla kullanılıyormuş. Renkli çatıya ve Gotik dokunuşlara sahip olan katedral, 1147 yılında inşa edilmiş. Eh haliyle şehrin en önemli simgesi olan katedrale gidip görüp de, içine girip bir mum yakarak dilek dilemeden olmaz, değil mi ama?






2-SACHER CAFE'DE SACHER-TORTE YE!

Evet, emir kipiyle konuşmuş olabilirim; çünkü gerçekten tatmanız gereken bir lezzet! Tam bir tatlı uzmanı olarak söyleyebilirim ki, ben ömrü hayatımda böyle pasta yemedim. Aslında pasta desen değil, cheesecake desen değil, turta desen değil; ne bu ya! Böyle bir şey yok arkadaşlar, gidiniz, mideye indiriniz! O dışındaki çikolata kaplı yüzeyin çatala batırırkenki sert hali, ağzınızda yumoş yumoş erirken, çikolata tadından sarhoş oluyorsunuz. Canım çekti, gidin yiyin, bana da bir dilim getirin :) Yanına da Viyana'ya özgü olan "Melange" kahvenizi istemeyi unutmayın...

3-HUNDERTWASSER EVİ İLE Bİ FOTOĞRAF ÇEK

Avusturyalı sanatçı Friedensreich Hundertwasser'in 1983-1986 yılları arasında yaptığı rengarenk apartmanı git bi gör, için açılsın. Apartmanın en büyük özelliği, yüzeyinin dümdüz olmaması ve kıvrımlara sahip olması. Hundertwasser, Gaudi'den esinlenmiş olabilir mi acaba, ne dersiniz? 




4-MOZART HEYKELİNİ VE EVİNİ ZİYARET EDEBİLİRSİN



35 yaşında ölen, zamanının en popüler bestekarlarından biri olan Mozart'ın Viyana'ya gelişi Türkler için büyük bir önem taşır. O dönemde Avrupa'da fazlasıyla Türk olması, Mozart için adeta ilham kaynağı olmuş. "Mehter" ritminden esinlenerek bestelediği "Rondo Alla Turca" bu zamana kadar dinlediğim ama hikayesini bilmediğm bir besteydi. Reklamlarda da sıkça duyduğumuz beste, baya baya bizim içinmiş aslında :) Ayrıca, Viyana'daki Türk elçisinin kızı Zaide için de adına opera bestelemiş. Vay be! Bana da bir opera lütfen :) Mozart heykelini Burggarten'de, evini ise Stephansplatz durağına yürüyüş mesafesinde bulabilirsiniz.






5-OPERA İZLENMELİ BENCE

Benim kısıtlı vaktim olduğu için yapamadığım ve buna çok üzüldüğüm doğrudur. Vaktiniz varsa, benim gibi 2 gün kalmayacaksanız, kesinlikle ve kesinlikle gitmeden önce operalara bakın, biletinizi alın ve o muhteşem sahnede görsel bir şölene tanık olun! Benim de bir dahaki gidişimde kesinlikle yapacağım bir şey bu, çünkü o sahneyi görmeliyim. Maalesef içeri giremediğim için bu maddedeki fotoğraf internetten...



6-KENDİNE GİDECEK BİR SANAT MÜZESİ SEÇ

Mesleğimden ötürü ben "Tiyatro Müzesi"ni tercih ettim. Müze, Avusturya Milli Kütüphanesi'nin 17. yüzyıldan kalma tiyatro koleksiyonlarını barındırıyor. Bu koleksiyonlar sadece yazılı ve basılı ürünlerle de sınırlı değil üstelik, tiyatro nesnelerinin çeşitliliğini de barındırmakta. 1930'larda atılan "Tiyatro Müzesi" fikri, ancak 1975'te gerçekleştirilebilmiş. Sahne sihrini, müzede fazlasıyla yaşıyorsunuz. 1000'den fazla sahne modeli, üç asırdan kalma 600 kostüm ve dekor, 100.000'den fazla çizim ve baskı, 700.000'den fazla da tiyatro fotoğrafları yer alıyor. 

 


















7-FREUD MÜZESİ'NE Bİ GÖZ AT




Psikanalizin babası olan Frued'un Viyana'da yaşadığı ve terapilerini yaptığı yer. Freud ölmeden önce kendine ait yazılı metinlerin çoğunu yakmış, o yüzden de müzedeki odaların çoğunda geçici sergilere yer veriliyor. Kalan bir kaç eşya ve fotoğraflar da müzenin diğer kısımlarını oluşturuyor. Canım Michael Fassbender'in Jung'u, Viggo Mortensen'in Freud'u canlandırdığı "A Dangerous Method" filmini de bonus olarak izlemenizi söyleyebilirim. Ev ile ilgili en anlamlı fotoğraf ise Frued'un camda duran aynası ile geliyor... 







8-TABİ Kİ ŞNİTZEL YE!



Evet, bir başka emir kipi olabilir, ama yani! Şöyle söyleyeyim; Viyana'da şnitzel yedikten sonra bir daha başka yerde yiyemedim! O şnitzelin yumuşaklığı, keserkenki akışkan hali... Bir de yanında getirdikleri tereyağı... Allah'ım anneannemin köyde yaptığı tereyağından bile iyi! Ekmeklerin lafını etmiyorum bile! Plachuttas Gasthaus zur Oper'de yedim ben, çok şık bir mekan; eğer akşam gidecekseniz kesinlikle rezervasyon yaptırın. Ben tek kişi olduğum ve gün içinde bir saatte gittiğim için yer konusunda sıkıntı yaşamadım. Kaçırmayın!







9-SALZBURG'A UĞRA




Viyana'ya trenle 2,5 saatlik uzaklıkta Mozart'ın asıl evi olan Salzburg'u görmeden dönme bence; tabi zamanın varsa. Ben gittiğimde yılın ilk karını orada karşıladım, baya soğuktu, ama değdi mi, değdi. "The Sound Of Music" filminde bahsedilen tepeleri görmek ve onlara karşı durup "The hills are alive with the sound of music" demek; benim için paha biçilemez! Yalnız kışın çok sevimli gözükmüyor onu da belirteyim, o yüzden bahar ve yaz ayları çok daha ideal olur Salzburg için; çünkü minik ve şirin bir köy kasabası burası. Elbette ki Salzburg yazım çok yakında :) 









"Düşler, aşırı zorlanan beyin için emniyet sübabı işlevi görür"
*Freud

13 Ocak 2017 Cuma

PARİS'TE TEK BAŞINA


Vallahi çok güzeldi! Modern dünyanın bize yutturmaya çalıştığı bir şey; Paris, Aşıklar Şehri! Hiç de öyle "Aşıklar Şehri" olacak bir yanı yok bence. Bunu söyleyen "Brugge"yi görmemiş diye düşünmekteyim. Fakat, yine de Paris'in yeri bende bir başkadır; çünkü tek başıma gittiğim ilk yurtdışı seyahatim oluyor kendisi. 2 yıldır orada okuyan arkadaşımın yanına gidecektim ama o sürekli okulda olacağından bütün sokaklar sadece benimdi! Gitmeden önce bütün araştırmamı yaptım, gezilecek yerleri yazdım, metro haritasını telefona yükledim ve sabah uçağıma binip Paris'e vardım! Oh La La! 



Gitmeden önce arkadaşım, Paris'in metrosunun çok karışık olduğunu ve kafamın karışabileceğini söyledi; karışmadı :) O gün, karışık metro hatlarının aslında benim için ne kadar kolay olduğunu öğrendiğim gündü. Ondan sonraki bütün seyahatlerimde metro hatları benden soruldu diyebilirim. Ve evet, ilk ayak bastığım andan itibaren! 

Havaalanından çıkıp 2 aktarmayla "Gare d'Austerlitz" durağına geldim, arkadaşım ev anahtarını posta kutusuna koymuştu. Eve eşyalarımı bıraktım ve evde benim için hazırladığı minik not ile Paris haritasını buldum. 



İlk durağım; Louvre Müzesi! Kapanmasına 2 saat gibi bir süre vardı ve acele etmem gerekiyordu. Hemen metroya koşarak, arkadaşımın talimatlarıyla müzeye ulaştım. 12 Euro vererek biletimi aldım ve gezinmeye başladım. O kadar kocaman bir müze ki, gerçekten gez gez bitmiyor! Önce zamanım var diye hem okuyarak hem hazmederek gezdim ama baktım ki zaman hızlı geçiyor ve ben hala Mona Lisa'yı göremedim! Her şeyi bıraktım, o vakitten sonra Mona'yı bulmak için zaman harcadım. İnanır mısınız, şu kızı bulacağım diye canım çıktı! Oklar yolu gösteriyor ama, nasıl gösteriyor! Fransız işi yol gösteriyor diyeyim, siz anlayın. "İleriden devam edeceksiniz" yazıyor mesela, ileri gidiyorsun, yol 2'ye ayrılıyor; biri aşağıya inmek, diğeri de yukarıya çıkmak suretiyle... Haydaaaaaa, diyorum! Şimdi hangisi Mona'ya giden yol? Dolayısıyla neredeyse bütün yolları deneyerek, yani bütün müzeyi gerçek anlamda gezerek Mona Lisa'ya ulaşıyorum. "Seni bulacağım diye canım çıktı kızım" diyor ve bir fotoğrafını çekip terk ediyorum mekanı.



      Dışarı çıkınca da, klasik "Musee De Louvre" fotoğrafını çekmeden gitmiyorum tabi ki!



Akşam arkadaşımın konservatuarda gösterisi olacak, onu izlemeye gideceğim. Zaman gelene kadar sokaklarda kaybediyorum kendimi. Ara sokaklara girip çıkıyorum, minik butiklere dalıyorum, Eyfel Kulesi'ni gördüğüm her sokak başında ayrı bir açıyla fotoğrafını çekiyorum. Mart sonu olmasına rağmen hava gayet güzel, deri ceketimle hiç de üşümüyorum. Fransızca'yı hiç sevmediğim halde bir kaç kelime ve cümle not etmiştim, çünkü gittiğim yerlerde halk dilini konuşmayı -konuşmaya çalışmayı- severim; aldığım notlarla Fransızca konuşmaya çalışıyorum. "Bonjour"lar, "S'il vous plait"ler havada uçuşuyor! Akşam olunca da öğrencilerin gösterileriyle bol bol arya dinleyip sahne izliyor ve o günü öylece kapatıyorum. 


Sabah oluyor ve evde hızlı bir kahvaltı yaptıktan sonra Notre Dame Katedrali'ne doğru yola çıkıyorum. Evin konumu kiliseye çok yakın olduğu için bu defa yürümeyi tercih ediyorum. 13. yüzyılda tamamlanan katedral, gotik mimarisinin ilk örneklerinden biri... Aynı zamanda girişi de yaptığımız batı cephesinde kucağında İsa bebek ile duran Meryem Ana heykeli var. Neyse ki şansıma çok fazla sıra yok, 20-25 dk'lık bir bekleyiş sonunda biletimi alıp içeri giriyorum. Ana kubbe 33 metre yükseklikte ve birbirini bağlayan 2 kemerden oluşuyor. Kubbenin ağırlığı duvarlara değil, onu tutan sütunlara verilmiş. Sütunların arasındaki her bir boşlukta da ayrı bir vitray süslemesi olan büyük pencereler var, ben hepsine ayrı ayrı hayran kaldım vallahi. Bu pencerelerden en ünlüsü hiç kuşkusuz katedralin ön cephesinde bulunan "West Rose Window", iç içe geçen 3 daireden oluşup 10 metre çapına sahip bir pencere. Üstteki ve alttaki resimler, yılın 12 ayını ve burçlar kuşağını temsil ediyor. Ayrıca uzaktan bakıldığında da bana mandalayı anımsatıyor bu güzel pencere.




Katedralden çıkıp Pompidou Merkezi'ne doğru gidiyorum. Rengarenk boruların geçtiği dış cephesiyle bütün turistlerin ilgisini çeken bina, kütüphane olarak kullanılıyormuş. Hemen yakınında da değişik mekanik heykellerin bulunduğu çeşme var; daha sonra öğreniyorum ki, bu heykeller Igor Stravinsky'nin "Ateş Kuşu" balesini temsil ediyormuş. Ben oradayken çeşme çalışmıyordu ama ilkbahar ve yaz aylarında heykeller ayrıca su da fışkırtıyormuş. Çeşmenin hemen arkasında 1500-1550 yılları arasında inşa edilen ve Gotik bir yapıya sahip olan Saint Merri Kilisesi bulunmakta. Kilisenin çan kulesi, Paris'teki en eski çan olma ünvanını taşıyor, Fransız Devrimi'nden zarar görmeden günümüze kadar gelmiş. Kilisenin hemen yanındaki duvarda ise Jef Aerosol'a ait olduğu söylenen Salvador Dali portresini görebilirsiniz. 





İlk gittiğim şehirlerde benim için bir klasiktir, keşfetmenin verdiği heyecanla genelde yemek yemeyi unuturum, ama abur cubur yemeyi asla unutmam! İstanbul'da da şubesi olan "La Durée"den macaron almayı ihmal etmiyorum. Tabi ki Paris lezzeti çok çok daha iyi!










Biraz alışveriş molası veriyorum ve mağazalara girip kendimi kaybediyorum. Farkına varmadan 2 saatim öyle geçiyor ve yürüye yürüye Eyfel Kulesi'nin oraya gidiyorum. Paris'te neredeyse her sokak başında olan krepçilerden bir tane krep alıyorum ve yola devam ediyorum. Ve evet, hala yemek yemedim, hala abur cubur yiyorum :) Akşam olunca Eyfel Kulesi'nin gece ışıklandırmasını seyrediyorum. Tabi ki tepesine çıkıp gezinmeyi ihmal etmiyor ve bir tane de fotoğraf çektirdikten sonra günü sonlandırıyorum. 








Ertesi gün evden arkadaşımla birlikte çıkıyoruz, 13.00'a kadar vakti var, sonunda biraz vakit geçirebileceğiz diye seviniyoruz. Bugünkü hedef; Montmartre! Metroya atlıyor ve önce Moulin Rouge'nin olduğu yerde iniyoruz. Ben bu gidişimde gösteri izleyemedim ama bir daha gidersem kesinlikle izlemek istiyorum, o yüzden siz plan yaparken bunu da hesaba katın derim ben :) Moulin Rouge'dan sonra Amelia filminin çekildiği kafeye geçiyoruz. Yine arkadaşımın çok zamanı olmadığı için oturup bir şeyler içemiyoruz ama o da bir dahaki gidişimde listeme eklediklerimden :) 





İstikamet, Sacre Coeur yani Kutsal Kalp Bazilikası! 1875-1914 yılları arasında inşa edilen bazilika, Notre Dame'den sonra ikinci en çok ziyaret edilen kilise. Evet kendisi pek hoş, pek güzel ama bir Notre Dame değil.


Kiliseden devam edip ressamların olduğu sokağa doğru gidiyorum. Her sokakta sanat kokuyor; resim yapanlar, enstrüman çalanlar, plakçılar, eski posterler, ara sokaklardaki evlerin güzelliği... Paris'in en güzel yerleşim yerlerinden biri bence burası! Ressamlarla sohbet edip, bir kaç sanat galerisi gezerek kendimi ara sokaklara bırakıyorum. Tamamen tesadüfen karşıma çıkan "Montmartre Müzesi"ne girip biraz da kültür gezisi yaptıktan sonra yürüyerek tepeden iniyor ve bir sonraki durağım olan Pére Lachaise mezarlığına doğru yol alıyorum. 
































Bir gün bana deselerdi ki, bir mezarlıkta tam 3 saatini harcayacaksın, "Ya bırak ya" derdim. Fakat, harcanabiliyormuş. Mezarlığın girişindeki pembe ağaç çok güzel olduğu için onu koymak istedim, çünkü onun dışında mezarlık için anlatabileceğim ya da övebileceğim bir şey yok. Ne diyeceğim ki; "Evet mezar taşları gerçekten çok güzeldi" mi? 3 saatimi nasıl harcadığıma gelirsek, malum kocaman bir mezarlık olduğu için ünlülerin mezarını bulmak çok kolay olmadı. Sonlara doğru artık o kadar yorulmuştum ki daha fazla dayanamadım. Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney'i bulamadan çıkmak zorunda kaldım -ki onlar da girişe çok yakınmış aslında. Bunu öğrenince biraz üzüldüm tabi. Bulamamış olsam da duamı etmeyi ihmal etmiyorum. Aşağıda diğer ünlü isimlerin mezarlarını görebilirsiniz.






Jim Morrison


Frederin Chopin
Edith Piaf









Oscar Wilde



Paris'te 4.günüm ve bu günün tamamını Disneyland'a ayırdım :) Sahi, Disneyland'ı sevmeyen var mı? Kaç yaşına gelirsem geleyim, en çok eğlendiğim yerlerden biri olacak galiba bu parklar... Biletimi, daha Paris'e gitmeden önce internetten aldım, her 2 parka da giriş yapabileceğim şekilde... Arkadaşım sağolsun daha önceden gittiği için parkın haritasını bana verdi ve hangisinde daha çok sıra vardır, hangisine önce bineyim şeklinde sıralama yapmış. Ben de kendi deneyimlediim kadarıyla size bir sıralama söyleyeceğim. 









İçeri girer girmez, öncelikle zaten parkın temasına vuruluyorsunuz. O kadar güzel, o kadar tatlı ve o kadar pembe ki :)) Fakat, bu pembelik, sanki Barbie kusmuş gibi gözükmüyor, vallahi çok güzel! Şatonun olduğu yere gidiyorum, içini dolaşıyorum. Şatonun içinde yüzünü boyatan çocuklar var; prenses, deniz kızı makyajı falan yapıyorlar! Çok özeniyorum! Yaptırmakla yaptırmamak arasında gidip geliyorum. Aklımda bin bir şey; Daha yeni geldim, bir sürü oyuncağa bineceğim, sıra var, acele etmem lazım, hem tek başıma bu boyayla gezmek mantıklı mı, yanımda biri olsaydı kesin boyatırdım...vs... Zaman kaybetmeden oyuncaklara doğru yol alıyorum; ama bir dahakine kesinlikle boyatacağım diye bunu da listede diğerlerinin yanına ekliyorum!






Main Street, Frontierland, Adventureland, Fantasyland ve Discoveryland diye 5 ayrı bölümden oluşuyor, Disneyland. Main Street, girişten sonraki alışveriş ve yemek duraklarının olduğu yer. Buradaki restoranlar da yine temalara göre değişkenlik gösteriyor ve harika dizaynları var. 



Frontierland'de benim ilgimi çeken bir tek, Big Thunder Mountain olmuştu; dileyenler için korku evi de var, Phantom Minor. Bu ikisi dışında genellikle gezmelik bir alan. 

Adventureland, adı üzerinde daha maceraperest bir park. Karayip Korsanları ve Indiana Jones temalı oyuncakları var ama yine de benim için hala çok hafif oyuncaklar :)




Fantasyland, parkın pembeliğini temsil eden yer! Burada her şey şeker hamuru, pamuk şeker gibi falan... Alice Harikalar Diyarı'nı sevenler için labirent bulunmakta bu bölümde. Bütün dünyayı 10 dakikada dolaşmak isterseniz de, "It's A Small World" çok cici. 




Discoveryland de, daha çok video ve 3 boyutla oyuncakların olduğu bir yer. Fakat, bu alanda en güzel roller coasterlardan biri var, onu kesinlikle es geçmeyin! Ne yazık ki, ben oradayken bakımdaydı ve binemedim; Space Mountain! Gidip de binmemezlik etmeyin! 

1. parkı başarıyla bitirdikten sonra 2.parka geçiyorum; Walt Disney Studios! Burada da canlı gösterilerin olduğu bir kaç bölüm var; 15-20 dakikalık gösteriler bunlar. Animasyonlar, filmler; daha bir film stüdyosu kafasında. Ama...Ama... Ama... 



Benim favori 2 oyuncağım da burada yer alıyor; biri, The Twilight Zone Tower of Terror, kendisi bir asansör oyuncağı ama mükemmel! Zaten sırayı görünce hangilerinin daha iyi olduğunu görüyorsunuz. Ben 2 saat beklemiştim. Tabi aslında biletler için "Fast Pass" özelliği de var, ekstra para verip onu da alabiliyorsunuz ve böylece sıra beklemiyorsunuz, şahane! Ben bunu o zaman bilmiyordum :)

Diğer favorim ise; Rock 'n' Roller Coaster Aerosmith! Başladığı andan itibaren adrenalin tavan! Kesinlikle en sevdiğim! 

Bunların dışında önereceklerim ise; Crush's Coaster, Ratatouille ve RC Racer. 

Sabahtan akşama kadar yağmur çamur demeden 2 parkı da enine boyuna dolaşıp bitirdikten sonra merkeze gitmek için metroya doğru yol alıyorum. Metro demişken bu arada, Disneyland'a ulaşmak için, eğer ki Paris içinde kullanmak için bir kaç günlük metro bileti aldıysanız "A" hattını almanız ve ekstra bilet fiyatı ödemeniz gerekiyor. Bu arada belirtmeden de edemeyeceğim, artık 4 günün sonunda ben de biraz kuralları ihlal edip bilet almadan metroyu kullandım. Ancak ve ancak, Paris'te her çıkışın ayrı bir şekli şemali var. Bazı çıkışlarda biletiniz olmadan rahatlıkla çıkabildiğiniz gibi, biletiniz olmadan asla çıkamayacağınız istasyonlar da var, o yüzden metro hattını iyi bilmeden böyle bir şeye kalkışmayın derim. Ve pek tabi, bazen güvenlik de sürpriz yapıp kapılarda bekleyebiliyor. O da başımıza geldi, oradan biliyorum :) Çıkış yapmadan, yapamadan geri dönüp, eve ulaşmak için 2 tren değiştirip başka istasyondan çıkmak zorunda kaldık :) Her şerde bir hayır vardır diye boşuna dememişler; Notre Dame Kilisesi eve yakın olduğu için oradaki istasyonda indik ve yürürken kilitlerle dolu olan köprüyü gördüm. Hemen bir kilit alıp ben de dileğimi dileyerek kilidi köprüye yerleştirdim ve anahtarı da Seine Nehri'ne attım. 



Paris'te son gün, artık tam bir Fransız olmuştum; fransızca konuşma haricinde :) Arkadaşımın bisikletini alıp bu defa sokaklarda adeta Parisliymişçesine dolanıyorum. Hafif de yağmur çiseliyor... Artık Eyfel'e bakıp hangi bölgeye yakın olduğumu, Notre Dame'e bakıp eve daha yakın olduğumu kestirebildiğimden, yönümü bulmak istediğimde tepelere bakmam yeterli oluyor. Şanzelize Caddesi'ne doğru gidiyorum. Burası bildiğin Bağdat Caddesi! Tek fark, caddenin sonunda Zafer Anıtı var! Fransızlar, buraya "Dünyanın en güzel bulvarı" diyorlarmış. Fransız filmlerini düşünürsek, neden böyle düşündüklerini anlayabiliyorum :)) Benim için çok da önemi olmayan bu caddede baştan sona dolanıyorum, bir kaç mağazaya da giriyorum ki, gelmişken gitmemiş olmayayım diye... Sonra bisikletime tekrar atlayıp yollara düşüyorum, yağmur bu arada bir hızlanıyor, bir yavaşlıyor. 

Lüksemburg Bahçesi'ne gidip biraz doğaya karışıyorum. Gerçi mevsim itibariyle çok fazla cıvıl cıvıl değil ortam ama olsun yine doğa doğadır diyerek devam ediyorum. Parkın etrafındaki sokakta bisikleti elime alarak dolaşıyorum biraz. Köşede köpeğiyle birlikte duran dilenci gözüme çarpıyor, köpeğin üstünü battaniyeyle örtüyor ve uyuması için başını okşuyor, köpek de huzurlu bir şekilde gözlerini kapatıyordu. Görüntü o kadar çok hoşuma gidiyor ki fotoğrafını çekiyorum ve çektiğim gibi pişman olmam da o ana denk geliyor. Yeşil ışığın yanmasını beklerken, arkadan fransızca konuşan ve ses tonu yüksek bir adamı duyuyorum ama kaale bile almıyorum. Sonra adam "Heeeey" diye seslenince arkamı dönüyorum ve bütün o söylenen şeylerin bana olduğunu farkediyorum. Yine fransızca bir şeyler söylüyor. Fotoğrafı çektiğim için kızmış belli ki, baya bir saydırıyor! Salağa yatıyorum hahaha :) "Seni anlamıyorum, fransızcam yok" diyorum, saydırmaya devam ediyor. Yanımda 2 çocuklu bir aile var, onlara soruyorum; "Siz anlıyor musunuz" diye, "Yok, biz de bilmiyoruz" diyorlar. Allahtan yanımda onlar var da kendimi güvende hissediyorum. Haftasonu olmuş, neredeyse her yer kapalı ve çok az insan var sokakta, adam beni bir fotoğraf için dövecek! Yeşil ışık tam zamanında yanıyor ve karşıya geçerek kurtuluyorum. Al sana, burada da fotoğrafını kullanıyorum işte! Hahahaahha!

Yolun karşısına geçer geçmez bisikletime atlayıp tam gaz pedala basıyorum. Pantheon Kilisesi'ni bulmak için sokaklara bakıyorum ama sokak isimleri yazmıyor ve sokaklar alabildiğince uzun. Polisin yanına yaklaşıp bu defa Fransızca soruyorum; "Est-ce le chemin du Panthéon" diyorum, polis bilmiyormuşçasına kafasını iki yana salııyor. Ne olursa olsun "Merci" diyerek yola devam ediyorum. Fransızların, bilseler dahi ingilizce konuşmadıklarını duymuştum ve bizzat şahit de oldum böylece. Üstelik sırf yanlış telaffuz etmeyeyim diye yazılışlarıyla not aldığım halde ülkenin polisi bile sallamadı beni. Pis ırkçılar diyorum, başka da bir şey demiyorum :) Ha bu arada yolun sonunda anladım ki, polise sorduğum yol aslında zaten o yolmuş. Adam resmen iplemeyip bir de dalga geçmiş yani! Öküz her yerde öküz işte... Oh yine saydırdım, içimin yağları eridi :)))



Orsay Müzesi'nin olduğu yere geliyorum, yağmur hala devam etmekte, dışarıda müthiş bir sıra! Tabi ki sırayı beklemiyorum ve yukarıda gördüğünüz muhteşem fotoğrafı çekiyorum. Bu sırada yağmur baya bir hızlanıyor ve tesadüfen bulduğum dövme müzesine giriyorum. Ben içerideyken yağmur da biraz diniyor böylelikle. Sonra da eve dönmek için tekrar yollara düşüyorum. Son kez Eyfel Kulesi'nin yanına gidiyorum, krep yiyorum, biraz dolanıyorum, oturuyorum orada, hayaller kuruyorum, gülümsüyorum yüzüme düşen yağmur damlalarına baka baka ve şükrediyorum bu güzellikleri görebildiğim, yaşayabildiğim için...


"İnsan zamanı durdurmak istediği yere aittir"
*Amelie


17 Aralık 2016 Cumartesi

FİLMLER & GERÇEKLER

Önce her şey hayal etmekle başlar... Sonra yavaş yavaş gerçekleşir o hayaller... Ve hayallerini bir bir gerçekleştirirken duyduğun minnete paha biçilemez! Herkesin olmak istediği bir yer vardır; kimileri için ise yerler... Kitapta okumuştur, dergide görmüştür, filmde izlemiştir... O, başka karakterlerin ayak bastığı yerlere ayak basmayı ister. Aynı havayı solumayı, aynı açıdan bakmayı, aynı sokaklardan geçmeyi, aynı sahneyi canlandırmayı... Bu yazımda, filmlerdeki mekanlardan geçiyorum. Hadi gidelim!

1-THE FAULT IN OUR STARS / AMSTERDAM
Dilimize "Aynı Yıldızın Altında" diye çevrilen film, John Green'in romanından uyarlanmıştır. Shailene Woodley ve Ansel Elgort'un başrolünde olduğu film, romantik drama türünde. Bu ikiliyi aynı zamanda "Divergent-Uyumsuz" serisinde de abla-kardeş rolünde izleyebilirsiniz. Shailene'nin canlandırdığı 16 yaşındaki Hazel karakteri kanserdir, çocukluğundan beri bu hastalıkla savaştığı için de yorgun ve mutsuzdur. Annesi, kızının depresyona girdiğini düşünerek destek gruplarına gitmesi için zorlar. İlk başlarda gitmek hoşuna gitmese de, daha sonra orada tanıştığı Augustus'la güzel bir arkadaşlık kurar. Her geçen gün birbirlerine daha çok bağlanır ve arkadaşlıkları aşka dönüşür; hatta buna "İlk Aşk" bile diyebiliriz. Hangimiz ilk aşkını unutabilmiştir ki? İlk aşklar hep önemlidir, hep unutulmayandır, hep en "başka" olandır. Hazel ve Augustus da birbirleri için o "bir başka" aşkı, film boyunca yansıtıyorlar. Birbirlerinin hayatlarına dokunuşu, karşılıksız sevmeleri, masumiyetleri... Tam o sırada sorasım geliyor; İnsanlar sağlığına tam olarak sahip olmadığı zaman mı anlıyor başka şeylerin değerini? Kendilerini eksik hissedince mi karşılıksız sevebiliyorlar? Deneyimler bizi büyütüyor ama neden başkaları aynı zamanda kirlenmeyi de seçiyor? O yüzden ilk aşklar unutulmaz, çünkü kirlenmemişliğin içinde yaşarsın, saf ve katıksız... Çok azı mutluluğu yakalar. Diğer tarafta ise; biri hala seviyorken, öbürü artık yoktur...

"Ona uykuya dalar gibi aşık oldum;
önce yavaş yavaş, sonra bir anda"

2-P.K.(PEEKAY) / BRUGGE
P.K., Dünya'yı gözlemlemek için uzaydan gelmiş bir canlıdır. Dünya'ya ayak basar basmaz, insanoğluyla tanışır; aracının kumandası çalınır. Kumandayı bulma yolunda ilerlerken yaptığı gözlemleri, iyileştirdiği hayatları, çocukça sorduğu soruları ve filmden çıkıp bazen de kendi içinize dönmenize sebep olduğu sahneleriyle P.K., aynı zamanda dini de eleştiren bir yapım. Tabi, işin içinde "din" ve "eleştirmek" kelimeleri yanyana olunca bizim sahte Müslümanlarımız hemen hiç düşünmeden (her zamanki gibi) tepkiler göstermiş filme. Halbuki eleştirmek, bir sorgulamadır ve sorgulamak, bir gereksinimdir. Sen körü körüne, yazılmış olan şeye, hiç düşünmeden, kafayı yormadan, aklına yatmasını sağlamadan inanırsan buna "inanç" denmez; "kendini bilmezlik" denir! Uzun sakallı amcaların sana söylediği şeye bakarak ve inanarak "inançlı" olmazsın canım kardeşim! Önce SEN okuyacaksın! Sonra okuduğunu anlayacaksın! Sonra, o okuduğunu kafana göre yorumlamaMAyı öğreneceksin! Sonra da eğer yorumlama kısmını da başarıyla tamamlayabildiysen, bu yazan senin aklına uyuyor mu uymuyor mu, onu düşüneceksin! Çünkü, orada yazan her şeyin senin aklına yatması diye bir zorunluluk YOK! Şimdi bunu yazdım ya, bunu da şu şekilde yorumlayanlar olur; "Benim aklıma affetmek yatmadı, ben herkesi öldüreyim mi yani?"gibi... Ne de olsa, dini kendine göre yorumlayanların ülkesi burası! Bu filmi izleyip de ağzını büküp eleştiren kesimi hiçbir zaman anlayamam çünkü muhtemelen onlarda "insanlık" yoktur. Çünkü bu filmde, "insan" olmayı öğretiyor P.K.! Bazılarının beyninin yanmasına sebep olacak sorular soruyor mesela din hakkında! Peki filmin başrolündeki Aamir Khan dinsiz miydi? Hayır, filmi çekmeden önce hacca gitmişti kendisi... Tabi her hacca giden de "hacı", "bacı", "ermiş insan" olamıyor, onu da belirtelim bence. Gitmek isteyip gidemeyenler de var sonuçta değil mi? Ermişlik, önce kalbini temizlemekle başlar. Çünkü "inanç" Allah ile kul arasındadır. Hani çok inançlı geçinenler var ya, inancı olmayanları eleştirip lanetliyorlar falan kendi çaplarında; sen hayırdır ya diyesim geliyor. Eğer ki o günahkarsa, e sen ondan daha günahkarsın şimdi! Çok okuyorsun ya hani(!), bilmen gerekir böyle şeyleri. Ah, tabi ama okuduğunu da anlamak lazım, o da ayrı bir meziyet. E bari okuyamıyorsun, İZLE! Belki o zaman anlarsın... Umarım... Bu yazdığımı yine sen, ben, biz anlıyoruz ya yine, neyse...


"Hangi Tanrı'ya inanacağız? Sürekli sadece "Bir Tanrı var" diyorsun. Bense "Hayır" diyorum. İki Tanrı var! Biri bizi yaratan, biri de sizlerin yarattığı! Bizi yaratan Tanrı'ya inanın, ona güvenin; kendi yarattığınız sahte Tanrı'ları ise yok edin!"

3-TITANIC / NEW YORK
Şaka maka şu film çıkalı 20 sene oldu be! İzlemeyen yoktur diye düşünüyorum, varsa da şımarıklığından izlememiştir. "Gemi sonunda batıyor işte yiiiaaa" demekle olmaz :) James Cameron'un filmi çekmek için sarfettiği çabayı görmezden gelmek olur bu. Zira kendisi Titanic'e dalmıştır; çünkü kendisi okyanuslara bir tutku beslemektedir. Hatta 2012 yılında Dünya üzerindeki en derin yer olarak sayılan "Mariana Çukuru"na da tek başına dalış yapmıştır. Böyle araştırmacı bir yönetmenin elinden çıkan filmin de kötü olması bence imkansız! Titanic, benim en sevdiğim filmlerden! Kate Winslet faktörünü de bir yana bırakıyorum, çünkü kendisi aynı zamanda benim en sevdiğim kadın oyuncudur; bu filme karşı kendimi çok başka yakın hissediyorum. Hani böyle herkes geçmiş yaşantısında ne olduğunu hisseder ya, ben de sanki Titanic'teymişim gibi hissediyorum. Aslında bakarsanız noktaları birleştirdiğimde çok da mantıksız gelmiyor. İngiliz aksanına hastayım (kalp), muhtemelen İngiliz'dim. Bu yaz gitme şansım oldu neyse ki, ama gitmeden önce de hep oraya aidim ve oraya gitmem gerek diyordum, gittiğimde ise kesinlikle oraya ait olduğumu anladığım yer; New York, Titanic'in varış noktasıydı biliyorsunuz ki... Yüzme biliyorum, denizde açılabiliyorum, öyle kaygılarım yok ama gemi yolculuğunda o deniz salladığında bir garip oluyorum ve hayır su falan da tutmuyor. Tabi bir de, dalmakla ilgili problemlerim var, dalıyorum ama çok kalamıyorum su altında, güvende hissetmiyorum kendimi. Bu sene Bali'de ilk dalışımı gerçekleştirdim, 20 dakikalık kısa bir şeydi; dalar dalmaz kötü hissettim ve çıkmak istedim ama zorladım kendimi, kaldım suyun altında ama ne siz sorun ne ben söyleyeyim yaşadığımı... Bu da demek oluyor ki, Titanic'te boğularak ölmüş olanlardan biri olabilirim. Yani, Titanic'e karşı neden bu kadar yakın hissediyorum sorusuna benim cevabım bu oldu yıllar içinde kendi gözlemlerime dayanarak... Filme gelirsek; Jack ile Rose aşkını da tabi sonuna kadar destekliyorum. Aşk, sevdiği için Titanic'le batmayı göze alıp filikadan inmeyi gerektirir bence de! Fakat, o kapının üstünde birlikte yatabilirdiniz sevgili Rose! Orada biraz bencillik yaptın, kınamadan geçemeyeceğim :)))


"Unuttun mu; sen atlarsan, ben de atlarım"

4-MOULIN ROUGE / PARIS
Yine destansı bir aşk, yine sonunda hüzün... Şair Christian ile fahişe Satine'nin aşkı... Aşka aşık bir adam olan Christian, şiir yazabilmek için aşkın şehri Paris'e gelir ve üst kattaki komşuları sayesinde hemen kendine bir iş bulur. Bunu kutlamak için felekten bir gece çalarlar ve Satine'nin çalıştığı Moulin Rouge'da yanlış anlaşılmalar sonucunda bu genç çiftimiz tanışır. Sonrası oyun içinde oyun ve şarkılarla geçen mükemmel bir görsel yapıt. Müzikal filmlerin unutulmaya başladığı bir zamanda vizyona düşen "Moulin Rouge", modern müzikallerin önünü açtı desek yeridir. Nat King Cole'nin "Nature Boy" şarkısı ile açılan film en başından kendini size bağlıyor. Marilyn Monroe tabi ki bebeğimiz ama Nicole Kidman da, "Diamonds Are A Girl's Best Friend" performansıyla göz kamaştırıyor. "One Day I'll Fly Away" ile hayallerini gerçeklikte kaybetmiş olan hepimize sesleniyor Satine. Queen'in her şarkısı muhteşem zaten ama bir de "The Show Must Go On"u bu filmde dinleyin. Filmin kapanış şarkısı "Come What May" hem hüznü, hem eğlenceyi barındırıyor; iki aşık sahnede şarkı arasına T-Rex'in "Children Of The Revolution"unu sıkıştırıyor, romantizm ve aksiyon tavan! Fakat dikkat, fena bir dram geliyor! Filmin başında söylendiği için, eğer izlemeyen varsa spoiler sayılmadığından rahatlıkla yazabiliyorum, maalesef Satine'nin öldüğü sahnedeyiz. Ben sinemada izlediğimde gözlerim kıpkırmızı çıkmıştım filmden. Keşke oyun sahnelense de, "Satine" olsak diyorum ve soruyorum; En güzel aşkların ölümsüz olma sebebi, aşıklar tam kavuşamadan bir tarafın vücudundan göç etmesinde mi saklı acaba, ne dersiniz? 


"Öğreneceğin en büyük şey; sadece sevmektir
ve karşılığında sevilmek..."

5-THE SOUND OF MUSIC / SALZBURG
Moulin Rouge filminin başında Ewan McGregor'un canlandırdığı Christian yeni bulduğu sözleri arkadaşlarına söylemeye çalışır ama o kadar gürültü vardır ki, kimse duymaz. Ve bir anda Christian en yüksek notadan söylemeye başlar; THE HILLS ARE ALIVE WITH THE SOUND OF MUSIC... İşte, müziğin sesiyle canlanan o tepelerin sahibidir bu film! Dilimize "Neşeli Günler" olarak çevrilmiştir. 1965 yılında çekilen film 1930 Avusturya'sında geçer. Her gün dağlara çıkıp şarkılar söyleyen Maria, rahibe olmak için niteliklere sahip olmadığı gerekçesiyle 7 çocuk babası Kaptan Von Trapp'in evine mürebbiye olarak gönderilir. Eve gelen herkesi çıldırtıp kaçıran çocukların Maria için de güzel planları vardır, ancak işler umdukları gibi gitmez ve Maria onlara kendini sevdirir. Hatta bu sevgi sadece çocuklarla da sınırlı kalmaz, tabi ya! Filmde aynı zamanda 2. Dünya Savaşı'nın etkileri de yavaş yavaş görülmektedir. Siyasi yönünü bir kenara bırakırsak, filmin konusu 1975 yılında yapılmış "Gülşah" filmiyle neredeyse aynıdır. Julie Andrews ve Christopher Plummer'in başrolünde olduğu filmi izlerken; Andrews'in güzelliğine, Plummer'in yakışıklılığına vuruluyorsunuz. O dönemdeki insanların şıklığına ve asilliğine ise diyecek bir şey bulamıyorum. En önemlisi ise, film gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor. Maria Von Trapp'in yazdığı "The Story of the Trapp Family Singers" adlı otobiyografisinden yola çıkılarak harika bir müzikal ortaya çıkmış. Film, 2007 yılında Amerikan Film Enstitüsü tarafından "Tüm Zamanların En iyi 40. Filmi" seçilmiş. Ayrıca Julie Andrews, buradaki performansıyla "En iyi Kadın Oyuncu" Oscar'ını kazanmıştır. Filmdeki şarkılar ve danslar bence çok güzel ve izlerken gülümsetiyor. Benim sevdiğim şarkılar arasında ise; The Sound Of Music, Do-Re-Mi ve Sixteen Going On Seventeen" var. 

"Başrahibe, özür dilerim. Kendime hakim olamadım. Tepeler dua ediyor gibiydi...Ve... Bugün gökyüzü çok maviydi! Ve her şey çok yeşil ve güzeldi, onun bir parçası olmak zorundaydım!"